Bilinen bir fıkrayla Rahmi Koç ve AKP’li Binali Yıldırım’ın “Kürt annelerine” karşı densizliğini anlatayım.
Su, ateş ve ahlak yolculuğa çıkarlar.
Yol boyunca sohbet eder, hayatı konuşurlar.
Bir ara Ateş durur, yol arkadaşlarına dönerek şöyle der:
“Eğer bir gün beni bu ormanda kaybederseniz, dumanın yükseldiği yere bakın. Beni orada bulursunuz.”
Ardından, Su söz alır:
“Evet eğer bir gün beni kaybederseniz, şu derelerin yataklarından akan şırıltıların geldiği yere gidin. Mutlaka orada olurum.”
Sessizlik olunca su ile ateş yol arkadaşı Ahlaka’a sorar:
“Peki seni kaybedersek nerede ve nasıl bulacağız?”
Ahlak, derin bir nefes alır ve şu cevabı verir:
“Beni kaybederseniz bir daha bulamazsınız. Onun için kaybetmemeye çalışın”
İşte bütün mesele budur.
Bir toplum servetini kaybedebilir, yeniden kazanır.
Makamlar gider, yenileri gelir.
İktidarını kaybeden, yeniden kazanır.
Ama ahlak ve ahlaki değerler kaybedildiğinde, geriye bugünkü Türkiye tablosu gibi büyük bir çürüme ve yozlaşma kalır.
Bugün Türkiye’nin en büyük problemi asıl ve asil krizi bu.
Ne adalet, ne siyaset, ne dindarlık ne de ekonomik kriz değil.
Bunların hepsini kapsayan, daha derinde duran Ahlaki çöküş.
*** **** ****
Geçen hafta, 100.Yılı’nı kutlayan Koç Holding’in İzmir’deki Hastane açılışında yaşananlar, ibretlik ve asırlık bir ahlaki çöküşünün fotoğrafıydı.
96 yaşındaki Rahmi Koç, açılış sırasında Kürtlerin özelinde tüm kadınlarımızı aşağılayan kaba, küstah ve incitici bir fıkra anlattı.
Koca, koca adamlar ise; bu yaşlı bunağın “Kürt annenin doktor” fıkrasına, utanmadan güldüler.
Ülkenin başbakanlık koltuğunu işgal etmiş Binali Yıldırım, kahkahayla karşılayanların ilk sırasındaydı.
Binali Yıldırım, aynı zamanda hâlâ Türk Devletleri Teşkilatı “Aksakallar Konseyi Başkanı” sıfatını taşıyor.
Orta Asya’da “Aksakal” bilge, fikir adamı, vakur ve topluma örnek insanlara denir.
Bu hareket aslında sadece Kürt annelerine değil, tüm annelere yapıldı.
Gelen yoğun tepkiler üzerine Koç, özür diledi. Binali Yıldırım ise; savunma yaptı.
Yıldırım’ın ibretlik ve tek cümlelik savunması şu:
“Ne dediğini anlamadım. Çevredekiler gülünce ben de nezaketen güldüm.”
Nezaket…
Güler misin, ağlar mısın, bu savunmaya?
Kadın onurunu hedef alan ifadeler karşısında kahkaha atmanın adı nezaket olmuş.
Dedik ya ahlak kaybolunca kelimeler de anlamını yitirir.
Oysa mesele yalnızca bir fıkra değil.
Kurgu darbesi 15 Temmuz’un ardından gazetecilerin, “Hoşunuza gitmeyen proje neydi?” sorusuna, Binali Yıldırım’ın verdiği cevap hâlâ hafızalarda:
“Hoşuma gitmeyen proje 15 Temmuz.”
Anlamadığı fıkraya “nezaketen güldüm” diyen Binali Yıldırım, milyonlarca insanın hayatını cehenneme çeviren menfur girişime “Proje…” demişti.
Bu ülkede yıllardır Kürtlerin yaşadıkları düşünüldüğünde, o kahkahaların arkasında çok daha ağır karanlık bir tarih duruyor.
Yakılan köyler,
Boşaltılan mezralar,
Sürgün edilen hayatlar…
Köyleri boşaltılan anneler…
Faili meçhullerde, yakınlarını kaybeden anneler…
Beyaz Torosları gördüğünde yüreği ağzına gelen anneler…
JİTEM karanlığında, evlatlarını arayan anneler…
Asit kuyularında eritilen insanların anneleri…
Karnında ya da kucağında bebeğiyle dipçik yiyen, asker postalıyla tekme yiyen anneler…
*** *** ***
Mesela, Kürt annelerin fıkralarını anlatanlar, Cizre’de 10 yaşındaki kızı Cemile’nin naaşıyla yatan, anne Emine Çağırga’nın hikayesini de anlatabilir mi?
Polis kurşunuyla öldürülen kızının cenazesi bozulmasın diye dondurucuda saklamak zorunda kalan bir annenin acısından haberdarlar mı?
Ya da yıllar sonra oğlundan geriye kalan kemikleri bir karton kutuda devletten teslim alan Dersimli Halise Aksoy’un dramından?…
Veya Taybet İnan’ın, maruz kaldığı zulümden?
Devletin kurşunuyla hayatını kaybettikten sonra Cizre’nin sokağında 7 gün sokakta kalan, bedenine kuşlar ve hayvanlar zarar vermesin diye çocuklarının pencereden nöbet tuttuğu Taybet anneyi.
Ya İstanbul’un göbeğinde, Galatasaray Meydanı’nda 32 yıldır evlatlarının akıbetini soran, Cumartesi Anneleri’ni…
İşte bütün bunların yaşandığı bir coğrafyanın annelerini diline dolamak, aşağılıktır, ahlaksızlıktır, saygısızlıktır, nobranca bir tutumdur.
Anlatılacaksa bu acı hikayelerin perde arkası da anlatılmalı.
Bu ırkçı bakış ve anlayış Koç Holding ile yaşıt.
Son bir asırdır insanlar kimliklerinden, inançlarından veya düşüncelerinden dolayı hep hedef gösterildi, gösteriliyor
Bu dışlama, aşağılama dün Ermeni, Rum, Kürt ve Alevi’ye, bugün başkalarına yapılıyor.
Aşağılananlar dönem, dönem mahalle değiştirse de, aşağılayanlar da bu milletin sırtından hiç inmedi.
Bu topraklar, suçsuz ve günahsız çocuklara bile “terörist” denildiğine, cenaze aracından mahrum bırakıldığına şahitlik etti.
Binlerce bebekli anne suçsuz yere zindanda.
Daha dün İzmir’de 40 kız öğrenci nefret operasyonuyla polis sorgusuna alındı.
İşte tüm bunları, “Kürt kadının, doktor fıkrasını” kahkaha eşliğinde oluşturanların, oluşturduğu yeni rejimdir.
Bu yüzden mesele, Rahmi Koç’un anlattığı fıkra ya da Binali Yıldırım’ın attığı kahkahadan ziyade, o kahkahaların hangi ahlaki zeminde yükseldiğidir.
*** *** ****
Selahaddin Eyyubi’nin diyarındaki kadınlara dil uzatanlar, Kudüs’ü fethettiğinde öfkesine değil vicdanına, gücüne değil, adaletine yaslanan Eyyubi ahlakından, bihaber olanlardır.
Sadece Kürtlerin değil, insanlığın ortak vicdanı ve medar-ı iftiharı olan, adı tarihe altın harflerle yazılan Selahaddin Eyyubi’ye atfedilen şu söz, aslında yüzyılları aşarak Anadolu coğrafyasına bırakılmış bir ahlak ve adalet vasiyetidir:
“Bir milletin büyüklüğü, zayıflarına nasıl davrandığıyla ölçülür.”
Nefrete gülenler gider.
Kahkahalar susar.
Makamlar boşalır.
Servetler el değiştirir.
Kayıp olan ateş veya su bulunur ama yok olan, kaybolan ahlak, asla bulanamaz.
Nefrete gülenler unutulur; ahlakla yoğrulan adalet ve insafla bütünleşen vicdan ise nesiller boyunca hatırlanır. Vesselam…
e.cansever@zamanaustralia.com.au













