Haşim Söylemez’le Lübnan’da hazırladığmıız kapak dosyamızın başlığı ‘Öteki Ermeniler’di. Sadece ‘ötekiler’i değil, kendimizi de tanıdık, birbirimizi de… Hayatın kitaplarda anlatılan resmî söylemlerden farklı olduğunu gördük. Yıllar süren arkadaşlığımız dostluğa dönüştü.
Selahattin Sevi- Velev.press
Güneş güne veda ederken Akdeniz’in huzura davet eden sakin dalga sesleri tanıdık bir kıyıda, Meryem Annemize adanan ilahilere karışıyordu. Sevgili Haşim Söylemez’in Paulo Coelho’nin ünlü Simyacı romanından alıntıladığı, “Ey günah işlemeden hamile kalan Meryem dua et Sen’den yardım isteyen bizler için” diye yakarışlarına kattığı Meryem’e…
Meğer çileli dünya sürgününü tamamlamış, sonsuzluğa yürümüş Haşim.
İnsan insanı en iyi yolculukta tanırmış ya; anılarım beni Akdeniz’in başka bir kıyısına, Beyrut’a götürdü. Son on yılını bir tenkil kurbanı olarak yaşayan Haşim Söylemez’le tehcir kurbanlarının izini sürmüştük.
Yıllar geçse de acılar kolay geçmiyormuş. Onlarca hikâye dinlesek de ikimizi de en çok 105 yaşındaki Yeghisapet Kesabiyan ninenin anlattıkları sarsmıştı. Ermeni tehcirinin son tanıklarındandı… Türkçe’yi unutmamış; bizi acıklı bir Musa Dağı Türküsü ile karşılamıştı 2005 baharında.
Soykırımdan canını kurtarmak için yola çıktığında henüz 15 yaşında olan Yeghisapet nine Bekaa Vadisi’nin Ancar bölgesine ulaşabilmişti. Yolculuk yaklaşık üç ay sürse de memleket hasreti ağır basmıştı. Bir yıl sonra memleketi Hatay Samandağı’na geri dönmüş. Burada evlenmiş. O günü anlatırken, “Çok mutluydum. Komşularımız, akrabalarımız herkes oradaydı. Düğünde yağmur yağması berekettir. Benim düğünümde yağmur yağmıyordu. Komşularımız yağmur yağsın diye dua etti. Bir süre sonra yağmur yağmaya başladı. Düğün elbisem ıslandı. Başka kıyafetim olmadığından kaynanam onu kurutup tekrar bana giydirdi.” diyordu güngörmüş haliyle.
1939’da Hatay Türkiye’nin bir parçası haline gelince Kesabiyan, bir grup Ermeni komşusu ile tekrar Bekaa’nın yolunu tutmuş. Bizim nasibimize de 2005 yılında, dudaklardan dökülen acıklı yaşanmışlıkları yazmak düşmüştü.
LÜBNAN, FEYRUZ, GEORGE WASSOUF…
Gündüz hikâyeler dinliyor, akşamları o dönem görece huzuru yakalamış kenti tanımaya çalışıyorduk. Belki de birbirimizi…
Feyruz’un şehrinde George Wassouf da eşlik ediyordu uzun ve kısa yolculuklarımıza.
İyi bir tarihçiydi Haşim. 90’ların sonunda Balıkesir’de tarih okurken gazeteciliğe merak sarmış, Zaman‘a rutin haberler göndermeye başlamıştı. Fakat asıl maharetini dosya haberlerde gösterdi. Küçük bir şehirden öyle ilginç öyküler buluyor ve fotoğraflıyordu ki… İşindeki ısrar ve titizlik ona İstanbul’un yolunu açtı. Aksiyon yöneticisi kendisine yöneticilik yapmakla kalmadı. Bir ağabey ve yaşam koçu olarak da üzerine düşeni fazlasıyla yaptı.
Haşim, İstanbul cangılında yolunu kaybetmedi. Yenibosna’daki dergi merkezinden çok Sultanahmet’de bulunan ve bugün artık bir otele dönüşen Başbakanlık Devlet Arşivleri’nde vakit geçiriyordu.
Belki de ‘mahalle baskısı’ndan, tezleri daha çok resmî görüşe yakındı. Fakat, kitaplarda okudukları ve hocalarından dinledikleri ile sahada olanlar bambaşkaydı. İkimiz için Beyrut bir laboratuvar olmuştu. Benim gibi o da şaşırmıştı Lübnan Ermenileri’nin ‘canlı’ kalmış trajedilerine.
Gurbete çıkan Türklerin bile çocukları anadili ile iletişim kuramazken ikinci ve üçüncü kuşak Ermeniler istisnasız hepsi güzel Türkçe konuşuyordu.
Yaşadıkları mahallelerin isimleri Maraş, Adana, Antep, Dörtyol, Urfa’ydı. Lübnan’daki Ermeniler Türkiye ile birlikte nefes alıp veriyor dense, herhalde abartı olmazdı. Türkiye’deki diziler, filmler, eğlence programları en büyük tutkularıydı. Türk sanatçılarına hayran geniş bir kitle var burada. Ermeni mahallesi Borj Hammoud’da Türk televizyon kanalları seyrediliyordu. Ama, bu yayınlar istisna olarak 24 Nisan’da Taşnaklar tarafından geçici olarak durdurulurdu. Sebep ise soykırımı anma gününe olan saygıydı.
Kablolu yayında Türk televizyonları olunca ister istemez Türkiye ligi de takip ediliyordu. Ermeni gençler bir dünyadan bir de Türkiye’den futbol takımı tuttuklarını söylüyordu. Real Madrid ve Barcelona’nın yanına Galatasaray’ı, Beşiktaş’ı, Fenerbahçe’yi koyuyorlardı. Örneğin, 15 yaşındaki Artin Taursarkisyan tam bir Galatasaray hayranıydı. Hayalindeki futbolcu ne Zidane ne de Figo’ydu. O, bir Hakan Şükür hayranıydı…
Sadece insanlar değil, sokaklar da Türkiye kokuyordu sanki. Borj Hammoud’un en büyük mahallesi Yeni Maraş, Kahramanmaraş’ın herhangi bir semtinde çok da farklı değildi. Dar sokaklar çocukların bağrışmalarıyla çınlıyor; dükkanlardan buram buram baharat kokusu yükseliyordu. Vitrin camlarını Adana’dan, Mersin’den, Kilis’ten getirtilen ve üzerinde ‘Maşallah’, ‘Allah Korusun’ yazılı nazarlıklar süslüyordu. Burada Ülker bisküvilerini de bulabilirdiniz, dut kurusunu da, üzüm pekmezi de… Hatta, el emeği göz nuru dantelleri, oyaları ve masa örtülerini de…









