15 Temmuz’un 10.Yılı’na yine bir KHK’lının vefatıyla uyandık.
Önce aşından, işinden ve çok sevdiği mesleğinden edildi.
Ülkesinden ayrılmak zorunda bırakıldı.
Sürgünde yeni bir hayat kurmaya çalıştı.
Fakat kurmaya çalıştığı o yeni hayat, İsviçre’de bir hastane odasında, henüz 43 yaşındayken sona erdi.
Kanun Hükmünde Kararname ile mesleğinden ihraç edilen başkomiser Halit Özsarı, yaklaşık iki yıl önce eşi ve üç çocuğuyla birlikte İsviçre’ye sığınmıştı.
Özsarı’nın vefatı, yalnızca bir ölüm haberi değil.
O haber, 15 Temmuz’la kurulan düzenin, ahlaksız rejimin aslında on yıllık bilançosu:
Kin…
Nefret…
Operasyon…
Cezaevi…
Sürgün…
Zulüm…
Ve ölüm…
On yılın sonunda KHK’lıların yaşadıklarını anlatan şu ifade, Halit Özsarı şahsında bütün mağdurların ortak kaderine dönüşmüştü:
“Mağduriyet beşikte başlıyor, mezarda bitmiyor.”
Hatta beşikten de önce, annenin karnında başlayan; kara toprağın bağrına kadar uzanan, acımasız bir acı yolculuğu…
Çünkü, 15 Temmuz’dan sonra kurulan rejim, insanları yalnızca işlerinden ve mesleklerinden etmedi.
Cezaevlerine gönderdi.
Ailelerini parçaladı.
Çocuklarını damgaladı.
Pasaportlarını iptal etti.
Yoksulluğa sürükledi.
Mallarına el koydu.
Ülkelerini terk etmeye mecbur bıraktı.
Kimileri, Meriç’in karanlık sularında boğuldu.
Kimileri ise Ege’de çocuklarıyla birlikte hayatını kaybetti.
Kimileri de cezaevlerinde hastalandı.
Kimileri tahliye edildikten sonra kanser, kalp krizi ya da ağır psikolojik travmalar nedeniyle hayata veda etti.
Kimileri ise Halit Özsarı gibi sürgünde, vatanından ve sevdiklerinden uzakta son nefesini verdi.
Kısacası on yılın bilançosunu, tek cümlede özetlediler:
Beşik,
Hapis,
Mezar,
Sürgün…
Hepsinin vardığı yer, sosyal ölüm.
326 GENERALDEN 154’Ü DARBE YAPTI, ÖYLE Mİ?
Erdoğan rejiminin anlattığı resmî masalın merkezinde Kurgu Darbesi için olağanüstü bir iddia vardı:
TSK bünyesindeki 326 generalden 154’ü kafa kafaya verecek, darbe planlayacak ve başarısız olacaktı.
İnanmak için salak olmak lazım!
Neden mi?
Tanklar…
Uçaklar…
Askerî birlikler…
İstihbarat birimleri…
Emir-komuta zinciri…
Bütün bunlarla ilgili hâlâ cevaplandırılmayan yüzlerce soru ortada dururken; daha bıyığı terlememiş yüzlerce askerî öğrenci yıllardır cezaevinde tutulurken rejim bizden bu masala inanmamızı istiyor.
Bir adım daha ileri gidelim.
Bugün 891 çocuk anneleriyle birlikte cezaevinde yaşam mücadelesi veriyor.
Saray rejimi ise hâlâ bizden 15 Temmuz’un gerçek bir darbe olduğuna inanmamızı bekliyor.
Oysa planlı darbenin asıl hikâyesi yalnızca o gece yaşananlarda değil; ertesi sabah başlayan ve on yıldır aralıksız sürdürülen tasfiye, nefret ve soykırım operasyonlarında saklı.
Darbe girişimi birkaç saat içinde sona erdi.
Fakat darbe gerekçesiyle başlatılan operasyonlar 3 bin 652 gündür sona ermedi.
Bir gecelik darbe teşebbüsü, on yıllık bir cezalandırma rejiminin gerekçesine dönüştürüldü.
720 BİN 338 KİŞİ HAKKINDA ADLİ İŞLEM
Rejimin en başından beri yargıyı bir aparata dönüştüren, adaletin köküne incir ağacı diken Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıkladığı resmî rakamlar, yıllardır inandırılmaya çalışılan darbe masalının, gerçekte nasıl bir soykırım operasyonuna dönüştüğünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalarda bugüne kadar tam 720 bin 338 kişi hakkında adli işlem yapıldı.
Bu sayı, Türkiye’de orta büyüklükte bir şehrin nüfusuna denk geliyor.
Rakamlar şöyle:
636 bin 934 kişinin soruşturma ve yargılama işlemi yapıldı.
127 bin 102 kişiye hüküm okundu.
124 bin 743 kişi beraat etti.
83 bin 404 kişi hakkındaki soruşturma ve yargılamalar ise hâlâ devam ediyor.
Bu tablodaki en çarpıcı ayrıntılardan biri, 124 bin 743 kişinin beraat etmiş olmasıydı.
Toplum önünde “terörist” ilan edildi…
İşkenceyle, hayatları karartan aynı rejim, sessizce “pardon” dedi.
Gökhan Açıkkollu öğretmen ve niceleri gibi…
Peki beraat eden bu insanların kaybettikleri yılları kim geri verecek?
Cezaevinde büyüyen çocuklarının çocukluğunu kim iade edecek?
Yıkılan evliliklerin…
Kaybedilen mesleklerin…
Kapanan işyerlerinin…
El konulan malların…
İntiharların…
Sürgünlerin…
CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK GASPI
10 yılda yalnızca insanlar değil, devasa bir ekonomik ve toplumsal hayat da hedef alındı.
MASAK verilerine göre;
329 bin 504 kişi fişlendi.
84 bin 724 dosya hazırlandı.
42,3 milyar lira aktif büyüklüğe sahip 784 şirket, TMSF eliyle el konularak gasp edildi.
6 milyar 108 milyon liralık para, döviz ve altın varlığı donduruldu.
934 okul, 1.125 dernek, 15 üniversite ve 104 vakıf kapatıldı.
Ortaya çıkan tablo, “irtibat” ve “iltisak” adı verilen hukuk dışı uygulamalarla gerçekleştirilen; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük gaspı ve mal varlığı transferlerinden birini gözler önüne seriyor.
EN AĞIR BEDELİ ÇOCUKLAR ÖDEDİ
Bu dönemde en ağır yükü, maalesef hiçbir suçu olmayan çocuklar taşıdı.
Onlara “KHK çocukları” denildi.
Cezaevi kapılarında büyüdüler.
Bir saatlik açık görüş için yüzlerce kilometre yol gitmeye devam ediyorlar.
Bazıları, o yolculuklarda trafik kazalarında hayatını kaybetti.
Bazıları ise anneleriyle birlikte cezaevine girdi.
Bazıları da cezaevinde doğdu.
Gökyüzünü, sadece dikdörtgen bir havalandırma boşluğundan görebildi.
İlk adımlarını beton zeminde attı.
Demir parmaklıklara tutunarak yürümeyi öğrendi.
Son verilere göre, anneleriyle birlikte cezaevinde kalan 0-6 yaş grubundaki çocukların sayısı, 891’e ulaştı.
Bunların;
434’ü 0-3 yaş arasında,
388’i ise 3-6 yaş arasındaydı.
Yani yaklaşık 800 çocuk, henüz ilkokul çağına bile gelmeden cezaeviyle tanıştı.
Kreşte olması gereken çocuklar, koğuşlarda büyüdü.
Parklarda koşması gereken çocuklar, görüş odalarında bekledi.
On yıllık masalı anlatan Saray rejimine, şu soru soruyoruz:
Bir çocuk, anne ya da babasının dünya görüşü yüzünden neden cezalandırılır?
On yıl geçti.
Bu soru hâlâ cevapsız.
Taşlaşmış kalpler, bu soruya cevap vermiyor.
PEKİ ON YILIN SONUNDA GERİYE NE KALDI?
Geriye…
Beşikte başlayan…
Cezaevinden geçen…
Sürgünde devam eden…
Mezarda bile sona ermeyen, büyük bir toplumsal çöküş, beşikten mezara kadar gaddar bir zulüm kaldı.
Ve on yıllık rejim masalının sonunda geriye, ne zafer kaldı ne destan; yalnızca operasyonlar, kelepçeler, uzun namlulu silahlarla basılan evler, cezaevleri, sürgün yolları ve mezarlar kaldı.
Ve polis Halit Özsarı’nın şahsında olduğu gibi; on yıllık rejimin masalının sonunda geriye, bütün bu karanlık dönemin bilançosunu özetleyen tek bir cümle kaldı: Operasyonlardan kelepçelere, uzun namlulu silahlarla basılan evlerden cezaevlerine, cezaevlerinden sürgün yollarına, sürgünden mezara… Kurgu Darbesi, 15 Temmuz’un geride bıraktığı en büyük enkaz, milyonlarca insanın çalınan hayatları oldu!
İki cihanda iki elimiz yakanızda olacak.
e.cansever@zamanaustralia.com.au












