SEVİNÇ ÖZARSLAN-TR724
KHK ile ihraç edilen emniyet müdürü Zeki Güven’in Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi’ndeki şüpheli ölümünün üzerinden sekiz yıl geçti. Resen başlatılan soruşturma takipsizlikle sonuçlandı, Anayasa Mahkemesi ise ölümde ihlal bulunmadığına hükmetti. Ancak dosyada hâlâ cevap bekleyen birçok soru var.
1 Temmuz 2018’de kalp krizinden vefat ettiği iddia edilen Güven’in, ölümünden iki gün önce iki polis tarafından hücresinden çıkarıldığı tanık beyanlarına yansıdı. Kardeşinin gönderdiği mektup ise, “Cezaevinde böyle biri yok” denilerek ölümünden bir gün önce ailesine iade edildi. 30 Haziran’da Sincan’da olmayan Güven’in bir gün sonra koğuştan cenazesi çıktı.
Eşinin öldürüldüğünü düşünen Sevda Güven, eşinin vefatından sonra onu kimlerin neden öldürebileceğine dair avukatına bir mektup yazdığını, birkaç gün sonra ise koğuşun avlusunda mermi bulduklarını, aslında kendisini de susturmak istediklerini söylüyor.Eşiyle birlikte gözaltına alınan ve altı ay hapis yatan KHK’lı hâkim Sevda Güven, sekiz yıldır peşini bırakmadığı bu dosyayı ve yaşadıklarını TR724’e anlattı.
Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
Bilecik Yenipazar’da doğdum. Babam öğretmen, annem ev hanımı. İki kardeşiz. İlk, orta, lise eğitimimi Yenipazar’da tamamladım. Sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım. Eğitime devam ederken eşimle tanıştık. Okul bitmeden evlendik. Nişanlılık sürecimiz çok kısaydı. Hatta bu sürenin bir ayında Zeki Bey yurt dışındaydı. Başarılarından dolayı yurt dışı gezisiyle ödüllendirilmişti. Akabinde hemen evlendik. Temmuzda nişanlandık, ekimde düğünümüz oldu.
Kaç yaşındaydınız?
22 yaşındaydım. Sanırım üçüncü sınıfı bitirip dörde geçtiğim yıldı. Eşim biraz acele etti. İkimiz de Bilecikli’yiz. Zeki bey eniştemin akrabasıydı. Şimdilerde katalog evlilik diye insanlara akıl almaz iftiralar atılıyor. Biz aile ortamında tanışıp evlendik. İyi ki onunla evlenmişim. Hayatımın şansıydı. Sonra oğlumuz dünyaya geldi. Hem okulumu bitirdim, hem oğlumu büyüttüm.
Hukuk okumak zaten zor. Bir yandan evlilik bir yandan çocuk, hepsinin üstesinden nasıl geldiniz?
Sınavlara çoğu zaman son gün çalışarak girebiliyordum. Martta vizeler, mayısta final sınavları olurdu. Oğlum büyüyene kadar hukuka dair bir şey yapmadım, anaokuluna başladığında ben de avukatlık stajımı yaptım. Akabinde icra müdürü olarak çalıştım. Aslında hazine avukatlığı düşünüyordum ama onun yerine icra müdürlüğü sınavı açılmıştı. Babamın teşvikiyle oldu aslında, benim hiç aklımda yoktu. O sınava girdim, kazandım. İki yıl icra müdürü olarak çalıştım. İcra müdürlüğü zor olduğu için istifa edip serbest avukatlığa geçtim. Daha sonra avukatlıktan geçenler için hakimlik sınavı açılmıştı. O sınava girdim, kazandım.
İlk görev yeriniz neresiydi?
Şırnak’a atandım. Aslında kurada Alanya Gazipaşa’yı çekmiştim fakat eşim şark hizmetini yapacaktı. Ben de eş durumundan Şırnak’a tayin istedim. Şırnak Adliyesi’nde Çocuk Mahkemesi’nde görevliydim. Ağır bir mahkemeydi ve iş yükü çok fazlaydı. O mahkemenin ilk hakimi bendim. Yeni açılmıştı.
Zeki beyin işinde başarılı olduğu, birçok ödül aldığı biliniyor. Nerede eğitim almış?
Eşimin babası polis memuru. O da benim gibi Bilecik’te doğmuş. İlk, orta ve liseyi çeşitli şehirlerde okumuş. En son Ankara’da Polis Koleji’ni kazanmış. Koleji bitirdikten sonra Polis Akademisi’ne devam ediyor ve 1992’de okulu birincilikle bitiriyor. O dönemde akademiyi birincilikle bitirenlere istediği bölümde çalışabilme imkanı tanınıyordu. Eşim aslında daha rahat çalışma ortamı olduğu için Polis Koleji’nde çalışıp aynı zamanda akademik kariyer yapmayı hedeflemiş ama onu Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne veriyorlar.

Kaç yıl Ankara TEM’de görev yaptı?
1992’den 2012’ye kadar terör ve istihbarat birimlerinde çalıştı. Biz evlendikten kısa bir süre sonra Ankara İstihbarat Şube’de çalışmaya başladı. Doğu görevi zamanı gelince, hiçbir müdürü onu Doğu’ya göndermek istemedi. Çalışkan, işini düzgün yapan birini kimse bırakmaz istemez. Şırnak’ta bir buçuk yıl çalıştıktan sonra Mart 2014’te açığa alındı.
17-25 Aralık operasyonları nedeniyle mi açığa alındı?
Evet, o dönemde biz Şırnak’ta olmamıza rağmen hemen eşimi de açığa aldılar. İtiraz ettik, yürütmeyi durdurma kararı aldık. Bu karardan sonra Bolu’ya tayini çıktı. Ben de oraya tayin oldum. Eşim Bolu’da çok kısa bir dönem çalıştı. Oradaki müdürü zaten direkt yüzüne söylemişti, “Seninle çalışmak istemiyoruz. İzin al, rapor kullan” vs. diye. Ondan sonra zaten mesleğinden ihraç edildi. Ben Bolu’da 7-8 ay daha çalıştım. Sonra Ordu Mesudiye’ye sürgün edildim. Şırnak gibi bir şehirde çalışanları genelde Söke, Ayvalık gibi Batı’ya tayin ediyorlardı. Beni Ordu’ya gönderdiler. Mesudiye’ye kızımla gittim. Bir yıl kadar orada görev yaptım.
Zeki bey sizinle gelmedi mi?
O dönemde eşim aranıyordu. Haklarında soruşturma başlatıldığı için 28 Şubat 2015’te Ankara’da mahkemeye çıktılar. Sulh Ceza Mahkemesi tutuksuz yargılanmalarına karar verdi. Fakat iki gün sonra o dönemin Başbakanı Erdoğan, uçakta bir beyanat vermişti, “Nasıl serbest kalırlar!” diye. İtiraz edildi hemen. Yakalama kararı çıkarıldı. Gözaltına alınmamak için gizlenmek zorunda kaldı. Çünkü başına gelecekleri belki de o zamanlarda tahmin ediyordu.
Siz hakim olarak ne kadar çalıştınız?
Stajıma 2012’de başladım. 2016’ya kadar çalıştım. 15 Temmuz’dan sonra benim hakkımda da yakalama kararı çıktı. Ağustos 2016’da da ihraç edildim.
15 Temmuz’da neredeydiniz? Olayı nasıl öğrendiniz?
15 Temmuz günü çok ilginçti. Hemen öncesine gideyim. Ramazan Bayramı’na. Bayramda ben adliyede nöbetçi kalmıştım. Meslektaşlarım tatile gitmişti. Savcı bey vardı sadece. Bayramın birinci günü telefon çaldı. Arayan eşimdi. “Ben Niksar’dayım, gel beni al” dedi. O dönem kaçaktı. Beni aramasına çok şaşırmıştım. Eve nasıl geleceksin diye söyledim. Gittim, aldım ve bayram tatili bitene kadar bir hafta evdeydik. Bir hafta sonra tekrar buluşmak üzere ayrıldık.
Bir hafta sonra 15 Temmuz günüydü. Mesaiden sonra eşimle buluşmak için Ordu merkeze doğru yola çıktım. 18.30’da bir restoranda buluştuk. Gezdik, yemek yedik, birlikte vakit geçirdik. Sahilde yürürken insanların konuşmasından darbe girişimi olduğunu fark ettik. Eve gittik ve televizyondan olayları takip etmeye başladık. Akla ziyan olaylar oluyordu. Bir anlam veremiyorduk. Öldürülen polislerin haberleri geliyordu.
Ne yaptınız?
Pazartesi benim mesaim vardı. Medyaya işkence haberleri düşmeye başladı. Eşimin bu durumda kimsenin eline geçmesini istemiyordum. Onu emin bir yere götürdüm. Yolda giderken benim hakkımda da yakalama kararı çıkmış. Eşim tabi bana bunu söylemedi, araba kullanıyorum üzülmeyeyim diye. O tarihten itibaren birlikte kaçak dönemi başladı. Ta ki yakalanana kadar.
Yakalandığınız zaman, 22 Mayıs 2018’de Eskişehir’de bir AVM’nin otoparkında gözaltına alındığınızı okuduk. Medyaya servis edilen fotoğraflarınız, atılan manşetler onur kırıcıydı. Siz ne hissettiniz? O günlerde neler yaşadınız?

Gözaltına alındığımızda Ramazan ayıydı. Televizyonumuz bozulmuştu. Zeki bey onunla ilgilenmek için dışarı çıkacaktı. Pazara da uğrayacağını söyleyince birlikte çıktık evden. Alışveriş yaptık, eve doğru gidiyorduk. Elimizde poşetler vardı. O AVM’nin önünde banklar vardı. Dinlenmek için oraya oturmuştuk. Birden yan taraftan polisler geldi ve kimlik sordular. Yanımızda yoktu. Ellerindeki telefonlardan fotoğraflarımıza bakıp teşhis etmeye çalışıyorlardı. On dakika sonra Zeki beyi tanıyan bir meslektaşı geldi. Ankara’da emrinde çalışan memurlardan biriymiş. Eşim oradan kaçmak istedi. Ben izin vermedim. Vurulmasından korktum. O riske girmek istemedim. Onun için imkansız diye bir şey yoktur. Deneyeceği bir planı vardır. Hiç umudun olmadığı bir yerde o illaki bir ümit ışığı görürdü.
“ONU SON KEZ EMNİYET’İN LAVABOSUNDA ABDEST ALIRKEN GÖRDÜM”
Tabi polislerin üzerinde büyük bir balık yakalamış olmanın mutluluğu vardı. Aslında bu olay biraz işimize yaradı. O fotoğraflar hemen basına düştü. Ben bir siyah Transporter ile kaçırılma vakası yaşanmasından endişe ediyordum. Böyle olması bir nebze de olsa içimi rahatlatmıştı, en azından can güvenliği korkusu olmaz diye düşünmüştüm.
Emniyet’e gittik. İftar vaktiydi. Ben lavaboya gitmek istedim. Lavabonun önünden geçerken eşimi gördüm. Abdest alıyordu. Durakladım, “Nasılsın, iyi misin” dedim. Abdest aldığı için başını sallayarak gülümsedi, “İyiyim” dedi. Son görüşüm o oldu.
İfadede ne sordular size?
İlk şunu sormalarını bekledim; 15 Temmuz’dan sonra eşimle ilgili yalan haberler yapılmıştı. Emrinde bilmem kaç yüz bin kişilik bir ekiple ANKAmall Alışveriş Merkezi’nde emniyeti ele geçirmek üzere hazır bekliyormuş vs. Böyle bir köşe yazısı yazılmış. Darbe girişimiyle ilgili, en azından eşimle alakalı sorular soracaklar diye düşündüm. Savunmama da böyle başladım. O gece saat kaçta, nerede olduğumuzu, gerekirse kamera kayıtlarının incelenmesini söyledim.
Siz tabi 15 Temmuz gecesi eşinizle Ordu sahilinde yürüyorsunuz.
Evet, hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Bunu açıklamaya çalıştım. Fakat bununla ilgili bana hiçbir soru sormadılar, üzerini kapattılar. Daha sonra alınan ifadelerimde de Bank Asya’ya para yatırmak gibi herkese sorulan klasik sorular sordular. Bir de evimizde bir CD bulmuşlar. Fethullah Gülen’in kitabının olduğu bir CD. Evimize böyle bir CD kesinlikle yoktu. Herhangi bir şey yerleştirilmesin diye evde benim çalıştığım bilgisayar dışında bilgisayar, CD, dijital bir şey bulundurmazdı. Eşim bu konuda çok dikkatliydi. Bu CD evimize nasıl geldi bilmiyoruz. Getirip konulmuş olabilir, her şey olabilir.
Tutuklandıktan farklı cezaevlerine gönderildiniz. Kırk gün sonra eşinizin ölüm haberi geldi. Zor olmayacaksa o süreçte yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?
Anlatmak bazen zor geliyor ama eşimin hatırasını yaşatmak adına paylaşmak da istiyorum. Bir hafta gözaltında kaldıktan sonra beni Samsun Cezaevi’ne, eşimi de Ankara Sincan Cezaevi’ne gönderdiler. Nezaretten sonra cezaevi büyük bir nimet gibi gelmişti. Koğuşta 15’ten fazla kişi vardı. Dost yüzler görüyorsunuz, sıcak yemek var. İftar için yemek hazırdı, duşa girmem için yardımcı oldular. İftiramızı yaptık ve oradan bizi yeni cezaevine naklettiler. Her yer toz toprak, inşaat pisliği içindeydi. Battaniye, yorgan yok. Herkes sabaha kadar dondu. Dağın başında bir yerdi.
“BANA TELEFON HAKKI BİLE VERMEDİLER”
Cezaevinin tutumu nasıldı?
Her şeyi zorlaştırıyorlardı. Kantin listesi veriyordum, benimkini getirmiyorlardı. Koğuştan arkadaşlarla doktora gidiyorduk. Herkesin ilacı geliyordu, benimki gelmiyordu. Evraklarım verilmiş olmasına rağmen uzun zaman telefon hakkımı kullanamadım. Ailem sadece açık görüşe gelebiliyordu. Kasti olarak bazı şeyler engelleniyordu. Dilekçe yazıyordum, hiç vermemişim gibi işleme konulmuyordu. Eşim vefat ettiği gün çocuklarımı aramak istedim, ona da izin verilmedi.
Hakim olduğunuz için mi size bunlar yapılıyor, yoksa eşinizden dolayı mı?

Eşimle ilgili medyada bir algı operasyonu yürütülüyordu zaten. Yalan dolan haberler ve bu haberler üzerinden soruşturma vardı. Tabi bundan ben de etkileniyordum. Benim için her şeyi zorlaştırmaya yemin etmiş gibiydiler. Ben tutuklandığımda bile “Kasetçinin eşi tutuklandı” diye yazdılar. Zaten bu süreçte bütün avukatlarımız tutuklandı. Savunma yapmamız engellendi. İnsanları bezdirmek, korkutmak, caydırmak için yapmadıkları kalmadı. Her şeyi denediler.
Bu haberler sizi nasıl etkiledi, üzüldünüz mü?
Çok şaşırmadım aslında. Takmadım açıkçası. Çünkü ben ne olduğumu biliyorum. Vicdanım rahat, alnım açık, başım dik. Kimseye bu konuda verecek bir hesabım yok. Eşimin de bu konudaki geçmişini biliyorum. Baykal kasedi olayıyla kesinlikle bir ilgisi yoktu.
Zeki bey size yazdığı mektupta bu iddiaların doğru olmadığını, hakkındaki yalan haberleri tekzip etmekten bıktığını söylüyordu: “Beni o gece önce (22 Mayıs) Çarşı Karakolu nezaretine koyacaklardı. Sonra fikir değiştirmişler. TEM’in nezaretini açtılar. İftar sonrası nezarete koydular. Teravih kılıp yatmıştım ki görevli gelip uyandırdı. TEM’e çıktık. TEM Müdürü gelmiş. Onunla mülakat yaptık. Elinde hakkımda çıkmış yalan haberlerden oluşan bir koçan. Güldüm. ‘Ya ben bunları tekzip etmekten bıktım, artık yetişemiyorum da…’ dedim. Senin de bildiğin abuk sabuk yalan haberler. Güzelce izah ettim. Oradan buradan derken, TEM müdürüyle ortak tanıdıklar çıktı. Bizim Hayati ile çalışmış. Ayşegül’ün vefatını duymamış. Hayati abiden ‘Terörist olmaz’ dedi. ‘Bizden olur mu?’ dedim. ’22 yıl bu devletin terör ve istihbarat biriminde çalışmışım. İnsanları işte böyle karalıyorlar.” demişti.

Mektubunda ‘güzelce izah ettim’ dediği şey nedir? Bu konuda hiç konuştunuz mu? Size anlatır mıydı?
Usulsüz dinlemelerle ilgili Ankara Adliyesi’nde şöyle bir uygulama yapılmış; bütün dosyaları birleştirmişler ve torba bir dosya oluşturmuşlar. A kişisi, B’yi dinlemiş, onu da koymuşlar. B kişisi başka birini dinlemiş iddiası var, onu da eklemişler. Aslında içinden çıkılmaz bir hale getirmişler. İdari soruşturmayı yürüten emniyetin başmüfettişi Lütfullah Uğur Pekcan daha önce eşimle husumetli olan biriydi. Eşimin vefatından çok kısa bir süre sonra Şubat 2019’da kanserden vefat ettiğini öğrendim.
Eşim her dilekçesinde “Pekcan ile aramızda bir husumet var. Bu kişinin benim hakkımda bir soruşturma yürütmesi hukuka aykırı. Başka biri görevlendirilsin.” diye yazdı. O yüzden baştan sakat bir soruşturmaydı. Baykal kasediyle ilgili eşim hakkında bir suçlama yoktu, iddianamede de yoktu. Eşim, Baykal dosyasından bağımsız, daha farklı 4 ya da 6 kişiyi dinlemekle suçlanıyordu. Her ihlal kararı elbette önemlidir. Onların da iddiaları araştırılmalı, bir neticeye bağlanmalı. Fakat eşimin de savunma hakkı vardı. Savunmanın kutsallığı var. İnsanlara bir savunma hakkı verilmeliydi. Masumiyet karinesi yerle bir edilmemeliydi. Bu şans da elinden alındı.
Altı kişiye ne yaptı ki Zeki bey, neyle suçlanıyor?
Usulsüz dinleme deniliyor ama bu dinlemelerin hepsi mahkeme kararıyla yapıldı. Baykal dosyası da, bu dosya ile birleştirilmişti. Fakat eşim Baykal kasedi suçlamasıyla yargılanmıyordu. Hakkında böyle bir iddianame yoktu. Torba bir dosyaydı. Baykal’ı dinlediği, izlediği iddia edilen kişiler de bu dosyada yargılanıyordu. Bütün usulsüz dinlemeleri birleştirip garabet bir dosya ortaya çıkarmışlardı.
“GAZETECİLER GERÇEĞİ BİLMESİNE RAĞMEN OLAYI ÇARPITTILAR”
Gazeteci Alican Uludağ, gözaltına alındığımız gün Cumhuriyet’te bizim hakkımızda bir haber yaptı ve gerçeği bilmesine rağmen olayı çarpıttı. Uludağ, haberin spotunda “17-25 Aralık’a kadar cemaatçi olduğu bilinmesine karşın AKP’nin koruduğu Güven’in ismi, Deniz Baykal’a yapılan kaset komplosu iddianamesinde de geçiyor.” diye yazdı. Haberin sonunda ise, “Baykal ve MHP kaset kumpası iddianamesinde ise Güven, bu olaylardan değil sadece 4 kişiyi sahte belgelerle dinlettiği iddiasıyla yargılanıyor.” dedi. Gerçeği son cümleye yazarak gizlediler, farklı bir algı yaptılar. Eşim vefat etti. Hakkımızda böyle haberler yapanların hiçbirine hakkımı helal etmiyorum.
“ZEKİ GÜVEN NEDEN HEDEFTEYDİ?”
Peki bu düşmanlığın sebebi ne? Zeki bey neden bu kadar hedef haline getirildi?
Zeki bey aslında çok kısa bir dönem Ankara İstihbarat Şube Müdürlüğü yaptı. Genelde müdür yardımcısı ya da çeşitli birimlerin başında amir olarak çalıştı. Bu sorunun cevabını 1997-1998’de patlak veren Telekulak skandalı dönemine giderek bulabiliriz diye düşünüyorum. Eşim Ankara İstihbarat’ta ilk göreve başladığında kadrolaşmış, çeteleşmiş bir grup vardı. Ve bunlar usulsüz işler yapıyordu. Eşimin de bu konuda şüphesi ve bir rahatsızlığı vardı.
Usulsüz ne yapıyor bu çete?
Ankara Emniyeti’nin içinde ayrı bir dinleme odası kuruyorlar ve bu odada hükümetten muhalefete, yargı mensuplarına kadar canları istediği kişileri usulsüz bir şekilde dinliyorlar. Sonra bu dinlemeleri belki onların aleyhine kullanıyorlar ya da kullanacaklar. Eşim dönemin Ankara İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’a gidiyor ve istihbaratta olan biten bu olayları anlatıyor. Olay Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (DGM) ve o dönemin tanınan savcılarından Nuh Mete Yüksel’e intikal ediyor. Yüksel, Ankara Emniyet’te bir arama yaptırıyor ve bu dinleme odası ve birçok kaset ortaya çıkıyor. Bu çete İstihbarat’ta göreve yeni başlayan ve kendi sistemlerine dahil olmayan eşim gibi insanlara ciddi mobbing uyguluyorlar. Bezdirircesine bazı eylemleri, hakaretleri oluyor. Fakat buna rağmen eşim direndi. Çünkü ortada bir haksızlık, usulsüzlük vardı. Bu aramanın neticesinde 6 kişinin yaptığı suçlar ortaya çıktı.












