
Türkiye futbolunun unutulmaz golcülerinden Hakan Şükür, gazeteci Bülent Korucu’nun hazırlayıp sunduğu APOLİTİK programına konuşarak; “İnsanlar isimlerin peşinden değil; insanlığın, ahlakın ve doğru fikirlerin peşinden gitmeli. Hayatta önemli olan kişiler değil, değerlerdir. Ben hiçbir zaman isimlerin peşinden koşan biri olmadım. Hayatım boyunca fikirlerin, insanlığın ve ahlakın peşinden gitmeye çalıştım.”dedi.
Enes Cansever- ZAMAN Avustralya
2026 Dünya Kupası heyecanının yaşandığı, unutulmaz goller ve efsanevi skorların yeniden konuşulduğu günlerde, Dünya Kupası tarihinin en hızlı golüne imza atan efsane futbolcu Hakan Şükür bu kez futbol kariyerinden çok, o başarıyı inşa eden hayat hikâyesini anlatarak; “ Hakan Şükür, APOLİTİK programında kariyerinden çok kendisini ayakta tutan değerleri anlattı: “İnsanın elinden malını, makamını, şöhretini alabilirler; ama çocukluğunda ailesinden aldığı terbiyeyi ve insanlığını alamazlar.”dedi. Sakarya sokaklarında başlayan çocukluğu, stadyumlarda su, simit ve çekirdek satarak kazandığı ilk harçlıklar, ailesinden aldığı terbiye, ilk kramponunu alış hikâyesi, futbolun zirvesine uzanan yolculuğu, Amerika’daki yeni hayatı ve son on yılda yaşadığı zorlu süreçleri ve hatırları anlatan Şükür, çalışmanın değeri, aile, çocuk eğitimi, ahlak, insan yetiştirmek, gurbet, dostluk, inanç ve hayata bakış gibi birçok konu samimi hatıralarla anlattı. Hakan Şükür; babasının disiplinini, annesinin fedakârlığını, futbolculuk yıllarında yaşadığı unutulmaz hatıraları ve bugün gençlere vermek istediği mesajları da ilk ağızdan paylaştı.

İşte Hakan Şükür’ün APOLİTİK Kanalına verdiği cevaplar şöyle:
ÇOCUKLUK YILLARI VE İLK HAYAT MÜCADELESİ
Bugün milyonlar sizi Türkiye futbolunun efsane isimlerinden biri olarak tanıyor. Ancak o şöhretli yılların öncesinde nasıl bir çocukluk vardı? Hakan Şükür’ün hikâyesi nerede başladı? Futboldan önce nasıl bir hayatınız vardı?
Çocukluk yıllarım aslında çok fazla bilinmiyor. İnsanlar beni daha çok futbol sahalarında tanıdı. Oysa o günlerden önce yaşadığım çocukluk, gençlik yılları, aile hayatımız ve yaşadığımız tecrübeler bugünkü Hakan Şükür’ü oluşturan en önemli dönemlerdi.
Bu programı o yüzden önemli görüyorum. Çünkü yaşadığım hiçbir şeyi saklamadan, olduğu gibi anlatıyorum. Çocukluğumun saflığını, yaptığım hataları, doğruları, güzellikleri ve Allah’ın bize nasip ettiği hayat yolculuğunu paylaşmak istiyorum.
Bir şeyi özellikle söylemek isterim. İnsanlar isimlerin peşinden değil; insanlığın, ahlakın ve doğru fikirlerin peşinden gitmeli. Hayatta önemli olan kişiler değil, değerlerdir. Ben hiçbir zaman isimlerin peşinden koşan biri olmadım. Hayatım boyunca fikirlerin, insanlığın ve ahlakın peşinden gitmeye çalıştım.
Futbol sahalarına ilk adımınız futbolcu olarak değil, çalışan bir çocuk olarak olmuş. Stadyumlarla tanışmanız nasıl başladı?
Çalışmayı her zaman çok sevdim. Bugün de aynı düşüncedeyim. Hayat bana çok farklı tecrübeler yaşattı ama çocukluğumdan kalan çalışma alışkanlığım hiç değişmedi.Babam da dayım da eski futbolcuydu. Ben de Sakaryaspor altyapısında oynuyordum. Hafta sonları maç olduğunda stadyum benim için sadece futbol oynanan bir yer değildi; aynı zamanda çalıştığım yerdi.
Sıcak yaz günlerinde tribünlerde su sattım.
Çekirdek sattım.
Simit sattım.
Gazete kâğıtlarından küçük kese kâğıtları yapıp taraftarlara satmaya çalıştım.
O yaşlarda harçlığımı kazanmanın mutluluğunu yaşıyordum.
Bir taraftan da maçları izliyor, futbolcuları yakından görüyordum.
Henüz çocuk yaşta çalışmak size neler kazandırdı? Bugün geriye dönüp baktığınızda o yılları nasıl hatırlıyorsunuz?
Stadyumlarda sadece satış yapmıyorduk. O yıllarda saha kenarında top toplayıcılığı da yaptım. Altyapıda oynayan çocuklar için bu büyük bir heyecandı. Hem futbolculara yakın oluyorduk hem de küçük de olsa harçlık kazanıyorduk.
Her zaman sıra gelmezdi. Çok çocuk vardı.
Ama beklemek de sabretmeyi öğretiyordu.
Okul dönemlerinde de boş durmazdım.
O günün şartlarında hem aile bütçesine katkı sağlıyor hem de kendi harçlığımı çıkarıyordum. Bugün dönüp baktığımda bunların hiçbirini yokluk olarak görmüyorum. Hayatın bana verdiği en büyük eğitimlerden biri olarak görüyorum.
Stadyumlarda çalışırken bir yandan da top toplayıcılığı yaptınız. O günlerde sahaya bakarken neler hissediyordunuz? Kendinizi bir gün o formayı giyerken hayal ediyor muydunuz?
Elbette o atmosferin içinde olmak başlı başına büyük bir heyecandı. O dönemlerde beden terbiyesine bağlı olarak görev yapan top toplayıcı çocuklar vardı. Altyapıda oynayan çocuklar için bu çok önemliydi. Şehrin takımını, futbolcuları yakından görüyorduk. Oyun devam ederken saha kenarında topları topluyor, maçın bir parçası oluyorduk. Bundan da küçük bir harçlık kazanıyorduk ama her zaman sıra gelmiyordu. Çünkü bizim gibi bekleyen çok çocuk vardı. Yine de o bekleyiş bile insana sabretmeyi öğretiyordu.
Çocuk yaşta günlük hayatın içinde de çalıştınız. Okul yıllarınız nasıl geçiyordu?
O dönemlerde okul sistemi sabahçı ve öğlenci şeklindeydi. Eğer sabahçıysam akşamları, öğlenciysem sabahları çalışıyordum. Resul Dayı’nın fırınından simit alır satardım. İzmit Caddesi’nde de simit aldığım başka bir yer vardı. Amacım sadece harçlık kazanmaktı. Annem de evde kaymak hazırlardı. Simitle birlikte onu da satardım. O zamanlar simitle kaymak çok güzel giderdi.
Okul yıllarımızın en önemli yiyeceklerinden biriydi. Ticarete çok küçük yaşlarda başladım. Hem harçlığımı kazanıyordum hem de bundan keyif alıyordum. İnsanlarla iletişim kuruyor, sosyal oluyordum. Yaz tatillerinde babamın tanıdığı tamircilerde de çalıştım. Arabaların altına girer, ustaların ne yaptığını izlerdim. Bir meslek öğrenmeye çalışırdım. Bunların hepsi benim için çok kıymetli tecrübelerdi.
Geriye dönüp baktığınızda o çocukluk yıllarını nasıl değerlendiriyorsunuz? O günler size ne kazandırdı?
Ben gerçekten çok güzel bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum.
Bugünün çocuklarına baktığım zaman bunu daha iyi anlıyorum.
Hayatı yaşayarak öğrendik.
Çalışmayı öğrendik.
İnsanlarla iletişim kurmayı öğrendik.
Sorumluluk almayı öğrendik.
Şimdi Amerika’da da bunu görüyorum. Çocuklar kimin oğlu, kimin kızı olduğuna bakılmaksızın çalışıyor. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğreniyorlar. İşte ben de Allah’ın takdiriyle çocukluğumdan itibaren buna hazırlanmışım.Bugün yaşadığım bütün zorluklara rağmen çalışmaktan hiçbir zaman kaçmadım. Çünkü bu alışkanlığı çocuk yaşta kazandım.
Amerika’da çocuklarınızın da benzer bir çalışma kültürü içinde yetişmesini istediğinizi söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Kesinlikle öyle.
Burada çocuklarımdan da bunu görüyorum.
Geçmişte benim yaşadığım zorluklar vardı ama o zorluklar aslında çok güzel tecrübelerdi. Bugün onları büyük bir özlemle çocuklarıma anlatıyorum.
Burada üniversiteye veya iş hayatına hazırlanırken sadece diploma yeterli görülmüyor.
Bir özgeçmiş hazırlıyorsunuz.
Orada sadece okul bilgileri yer almıyor.
“Gitar çalıyorum.”
“Piyano çalıyorum.”
“Şurada çalıştım.”
“Şu tecrübeleri edindim.”
Bütün bunlar büyük önem taşıyor.
Mesela büyük kızım öğretmen yardımcılığı sertifikası aldı. Daha sonra okulda çalışmaya başladı. Orada hem çocuklarla hem de ailelerle çok güzel ilişkiler kurdu.
Bu ilişkiler sayesinde benim futbol kamplarıma öğrenciler geldi. Çok farklı mesleklerden, çok değerli insanlarla tanışma fırsatı bulduk.
İnsan ilişkileri açısından bunun ne kadar kıymetli olduğunu yaşayarak gördük.

FUTBOL’UN YANINDA, BOKS, GÜREŞ VE YÜZME GİBİ SPORUN DEĞER DALLARIYLA DA MEŞGUL OLDUM
Çocukluk yıllarınızda sadece çalışmadınız; sporun birçok farklı dalıyla da ilgilendiniz. O yıllar sizi nasıl şekillendirdi?
Çocukluğum gerçekten çok hareketli geçti. Futbolun yanında boks antrenmanları yaptım. Profesyonel olarak boks yapmadım ama antrenmanlarını yaptım. Güreşle ilgilendim. Sapanca Gölü kıyısında büyüdüğüm için yüzmeyi çok iyi öğrendim.Folklor oynadım. Çerkez oyunları başta olmak üzere yöresel oyunların içinde bulundum. Bizim kültürümüz gerçekten çok zengindi. Okuldan sonra ya da yaz aylarında sürekli farklı faaliyetlerin içinde olurduk.Bugün geriye dönüp baktığımda bunların her birinin karakterimin oluşmasında önemli bir yeri olduğunu görüyorum.
O yılların stadyum kültürünü bugünkü statlarla kıyasladığınızda neler söylemek istersiniz?
Ben çocukluğumu stadyumlarda geçirdim.
O dönemin stadyumları sadece maç oynanan yerler değildi. Tribünlerin altında farklı amaçlarla kullanılan salonlar vardı.
Bir odada boks yapılırdı.
Bir odada güreş çalışılırdı.
Başka bir bölümde folklor ekipleri prova yapardı.
Gençler ve çocuklar günün büyük bölümünü buralarda geçirirdi.
Milletvekilliği yaptığım dönemde yeni statlar inşa edilirken bunu defalarca dile getirdim. O günün Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’a da aynı düşüncelerimi anlattım.
“Stadyumlar sadece iki haftada bir maç oynanan yerler olmasın.” dedim.
“Gençlerin her gün gelip spor yapacağı, kültürel faaliyetlerde bulunacağı yaşam alanlarına dönüşsün.” diye önerilerde bulundum.
Herkes bunun güzel bir fikir olduğunu söyledi ama maalesef uygulamada aynı anlayış devam etti.
Bugün çok modern statlarımız var ama çoğu zaman sadece maç oynandığında kullanılan, büyük maliyetleri olan yapılar hâline geldiler.Oysa spor tesisleri günün her saatinde çocukların ve gençlerin hizmetinde olmalı.
Yalnızca sporla değil, tiyatro ve kültürel faaliyetlerle de iç içe büyümüşsünüz, hazırladığınız gösterilerden biraz söz eder misiniz?
Sapanca Gölü kıyısında yazları çok güzel geçerdi.
Boş vakit geçirmek yerine arkadaşlarımızla sürekli bir şeyler üretmeye çalışırdık.
Bir gün eski bir dubayı tamir edip küçük bir sahne hâline getirdik.
Sonra yaş gruplarına göre çeşitli gösteriler hazırlamaya başladık.
Kütüphanelerden araştırmalar yapardık.
Nasreddin Hoca fıkralarını çalışırdık.
Kısa hikâyeler hazırlardık.
Bazen küçük tiyatro oyunları sahnelerdik.
Akşam olduğunda ailelerimizi davet ederdik.
Herkes gelir bizi izlerdi.
Bazen kitap ödülleri verilirdi.
Bazen aileler kendi imkânlarıyla küçük hediyeler hazırlardı.
Biz de büyük bir heyecanla sahneye çıkardık.
Bu faaliyetlerin size en büyük katkısı ne oldu?
Aslında o günlerde farkında olmadan hayatı öğrenmişiz.
Okumayı öğrendik.
Araştırmayı öğrendik.
Toplum önünde konuşmayı öğrendik.
Birlikte üretmeyi öğrendik.
Takım olmayı öğrendik.
Bugün insanların en büyük eksiklerinden biri birlikte hareket edebilmek.
O günlerde ise paylaşmanın bereketini yaşıyorduk.
Şimdi çocuklarıma o günleri anlattığımda hayret ediyorlar.
“Baba, ne kadar güzel bir çocukluk yaşamışsın.” diyorlar.
Çünkü bizim çocukluğumuz ekran başında değil; sokakta, sahada, göl kenarında, kitapların ve arkadaşlığın içinde geçti.

SAKARYA SOKAKLARI KAREKTERİMİ İNŞAA ETTİ:
Bugün sizi dinleyen birçok kişi etkileyici konuşmalar yaptığınızı söylüyor. Sizce bunun temelinde ne yatıyor?
Kesinlikle öyle düşünüyorum.
İnsanlar bana bazen, “Çok güzel konuşuyorsunuz, çok güzel anlatıyorsunuz.” diyor.
Belki bunda okumanın payı vardır.
Ama bence asıl sebep hayatı yaşayarak öğrenmiş olmamız.
Çok farklı insanlarla bir arada olduk.
Futbol oynadık.
Basketbol oynadık.
Atletizm yaptık.
Folklor oynadık.
Yüzdük.
Akşam yatağa yattığımızda yorgunluktan nasıl uyuduğumuzu bilmezdik.
Bedenimiz yorulurdu ama zihnimiz canlı kalırdı.
İnsan çocuklukta ne kadar çok hayatın içinde olursa, yıllar sonra anlatacak o kadar çok hikâyesi oluyor. Benim bugün en büyük zenginliğim de çocukluk yıllarımda biriktirdiğim o hatıralardır.
Futbol kariyerinizde yaşadığınız büyük başarılar kadar çocukluğunuza ait hatıraları da sık sık anlatıyorsunuz, özel bir sebebi var mı?
Elbette var.
Futbol hayatım boyunca çok önemli başarılar yaşadım.
Çok önemli insanlarla tanıştım.
Bunlar elbette kıymetli.
Ama benim insanların en çok bilmesini istediğim dönem çocukluğum.
Çünkü beni Hakan Şükür yapan asıl dönem orası.
Stadyumlar…
Sakarya sokakları…
Esnaf…
Komşular…
Arkadaşlar…
Bütün bunlar benim karakterimi inşa etti.
Aslında bugün anlatmaya çalıştığım hikâye de tam olarak budur.

ÇOCUKLUĞUM BENİ HAYATA HAZIRLADI
Bugün geriye dönüp baktığınızda o çocukluk yıllarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Size en büyük kazanımı ne oldu?
Ben gerçekten çok güzel bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum.
Bugünün çocuklarına baktığım zaman bunu daha iyi anlıyorum.
Hayatı yaşayarak öğrendik.
Çalışmayı öğrendik.
İnsanlarla iletişim kurmayı öğrendik.
Sorumluluk almayı öğrendik.
Şimdi Amerika’da da bunu görüyorum. Çocuklar kimin oğlu, kimin kızı olduğuna bakılmaksızın çalışıyor. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğreniyorlar. İşte ben de Allah’ın takdiriyle çocukluğumdan itibaren buna hazırlanmışım.
Bugün yaşadığım bütün zorluklara rağmen çalışmaktan hiçbir zaman kaçmadım. Çünkü bu alışkanlığı çocuk yaşta kazandım.

ÇOCUKLARIMIN DA AYNI KÜLTÜRLE YETİŞMESİNİ İSTİYORUM
Amerika’da çocuklarınızın da benzer bir çalışma kültürü içinde yetişmesini istediğinizi söylüyorsunuz. Bunun sizin için özel bir anlamı var mı?
Kesinlikle öyle.
Burada çocuklarımdan da bunu görüyorum.
Geçmişte yaşadığım zorluklar vardı ama o zorluklar aslında çocukluk dönemimin en güzel taraflarıydı. Bugün büyük bir özlemle onları çocuklarıma anlatıyorum.
Burada üniversiteye ya da iş hayatına hazırlanırken sadece diploma yeterli görülmüyor. Bir özgeçmiş hazırlıyorsunuz. İçine sadece okul bilgilerini yazmıyorsunuz.
“Gitar çalıyorum.”
“Piyano çalıyorum.”
“Şurada çalıştım.”
“Şu tecrübeleri edindim.”
Bütün bunlar büyük önem taşıyor.
Hayata hazırlayan tarafı da bu zaten.
Mesela büyük kızım öğretmen yardımcılığı sertifikası aldı. İngilizcesi yıllar içinde çok gelişti. Daha sonra okulda çalışmaya başladı. Çalıştığı çocuklarla ve onların aileleriyle çok güzel ilişkiler kurdu.
Bu ilişkiler sayesinde benim futbol kamplarıma öğrenciler geldi. Çok değerli insanlarla tanışma fırsatı bulduk. İnsanlık adına insanların birbirine nasıl destek olabileceğini yaşayarak gördük. Bu gerçekten çok hoşuma gidiyor.
Çocuklardan antrenman sonrasında size mektup yazmalarını istemenizin özel bir sebebi var mı?
Evet.
Ben çocuklardan mektup yazmalarını isterim.
Antrenmanı nasıl bulduklarını…
Neleri beğendiklerini…
Neleri geliştirmem gerektiğini…
Bana yazmalarını isterim.
Ben de onların yazdıklarına göre kendimi geliştiririm.
Aynı zamanda çocukların diliyle yazılmış İngilizceyi okumak bana dil açısından da çok katkı sağlıyor.
Diğer çocuklarım da çalışıyor.
Okul saatleri dışında…
Yaz dönemlerinde…
Hepsi bir iş yapıyor.
Kendi harçlıklarını çıkarıyorlar.
Eve katkıda bulunuyorlar.
Bu bana bizim eski imece kültürümüzü hatırlatıyor.
Ben de çocukken aynı şeyleri yaşadım.
Ailece zor günleri paylaşmayı, birlikte mücadele etmeyi öğrendik.
Bugün yaşadığımız sıkıntılar arasında çocuklarımın bunları yaşayarak öğrenmesini aslında ayrı bir nimet olarak görüyorum.
Çünkü ne kadar anlatırsanız anlatın…
İnsan yaşayarak öğreniyor.
Arkadaşlarının da çalıştığını görüyorlar.
Çok zengin ailelerin çocuklarının bile kafelerde, restoranlarda çalıştığını görüyorlar.
Bu çok güzel bir kültür.
Hem insan tanıyorlar.
Hem iş öğreniyorlar.
Hem de ileride yapmak istedikleri meslek için çok güzel tecrübeler kazanıyorlar.

ÇOCUKLUĞUM BANA HAYATI ÖĞRETTİ
Çocukluk yıllarınızda stadyumlarda kullandığınız gazete kâğıtlarından yaptığınız ilginç hatırlar var, onları biraz anlatırmısınz?
Gazete kâğıtlarından küçük keseler yapardık.
Hem çekirdek koyardık hem de insanlar onları şapka gibi kullanırdı.
Eski gazete ve defterlerden konfeti yapardık.
O günün şartlarında kendi imkânlarımızla üretmeye çalışıyorduk.
Aslında çocuk aklıyla sürekli yeni şeyler düşünüyorduk.
Bugün sık sık eski stadyumları özlemle anlattığınızı görüyoruz. Size göre o stadyumları bugünkülerden ayıran en önemli özellik neydi?
Ben bunu milletvekilliği yaptığım dönemde de çok söyledim.
Ali Babacan da buna şahittir.
Yeni statlar yapılırken söyledim.
Ben çocukluğumu stadyumlarda geçirdim.
O statların tribünlerinin altında farklı odalar vardı.
Bir yerde boks yapılırdı.
Bir yerde güreş çalışılırdı.
Başka bir yerde folklor ekipleri çalışırdı.
Gençler ve çocuklar gün boyunca oralarda spor yapardı.
Bugün ise stadyumlar iki haftada bir maç oynanan, bakımı çok zor ve çok masraflı tesislere dönüştü.
Oysa benim hayalim farklıydı.
Stadyumlar sadece maç oynanan yerler değil…
Çocukların her gün spor yaptığı…
Gençlerin kendini geliştirdiği…
Yaşayan merkezler olmalıydı.
Maalesef bu düşünce hayata geçirilemedi.

İLK KRAMPONUMU HİÇ UNUTMADIM
Çocukluk hayallerinizden biri de ilk futbol ayakkabınızı alabilmekti. O hikâyeyi bugün bile aynı heyecanla anlatıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Adapazarı’nda Şengülspor adında bir spor mağazası vardı.
Babamın Kosova’dan arkadaşı Ramiz Amca oradaydı.
Biz Balkan Türküyüz.
Babamın Yugoslavya’daki çocukluk arkadaşıydı.
Zaman zaman dükkânına giderdik.
Vitrine bakardım.
O dönem “Injection” marka kramponlar gelirdi.
Vitrinde onları görünce hayran kalırdım.
İçimden, “Bir gün ben de bunu alacağım.” derdim.
Harçlık biriktirmeye çalışıyordum.
Ramiz Amca bunu fark etmişti.
Bir gün bana, “Ne kadar paran var?” diye sordu.
Ben de elimde ne varsa söyledim.
“Aslında bu yetmez.” dedim.
O da bana gülümsedi.
“Sen ver bakalım ne kadarın varsa.” dedi.
Kramponu bana değerinin çok altında verdi.
Allah rahmet eylesin.
İlk kramponumu onun sayesinde aldım.
Benim için unutulmaz bir hatıradır.

BABAM ÇOK ZEKİ OLMASINA RAĞMEN BUGÜN YAŞATILANLARDAN DOLAYI DEMANS RAATSIZLIĞINA YAKALANDI
Ramiz Amca’nın dükkânına sadece krampon bakmaya gitmiyordunuz. Aynı zamanda babanızın çocukluğunu da ondan dinliyordunuz, galiba?
Evet.
Bu benim için çok kıymetliydi.
Babamın çocukluğunu ondan dinlerdim.
Kosova’daki yıllarını anlatırdı.
“Baban Fransızca derslerinde çok başarılıydı.”
“Hiç çalışmadan sınavları geçerdi.”
“Çok zeki bir çocuktu.”
Bunları büyük bir hayranlıkla dinlerdim.
Şimdi düşünüyorum da…
Babama son yıllarda yaşatılanları görünce insanın içi acıyor.
Şu anda demans hastası.
İzleyenlerden dua bekliyorum.
İnsan bazen çocuklukta dinlediği güzel hatıralarla bugünkü yaşananları yan yana koyunca çok farklı duygular hissediyor.
İlk kramponunuzu aldıktan sonra futbol hayalleriniz daha da büyüdü mü?
Elbette.
Sonra daha kaliteli ayakkabılar gördük.
Sakaryaspor’a çok önemli futbolcular geliyordu.
Oğuz Çetin gibi isimleri izliyorduk.
Bütün bunlar bizi heyecanlandırıyordu.
Ama benim en büyük zenginliğim hiçbir zaman ayakkabılar olmadı.
O dostluklar oldu.
O arkadaşlıklar oldu.
Bugün hâlâ çocukluk arkadaşlarımla görüşüyorum.
Şöhretten sonra tanıştığınız insanlarla çocukluk arkadaşlarınız arasında çok büyük fark var.
Ben bu açıdan kendimi gerçekten şanslı hissediyorum.
Çünkü anlattığım bütün bu hatıralar yokluk hikâyesi değil.
Hayatın bana kazandırdığı güzelliklerin hikâyesidir.
O günlerde belki maddi imkânlarımız çok geniş değildi ama dostluğumuz vardı.
Mahallemiz vardı.
Komşuluğumuz vardı.
Paylaşmayı biliyorduk.
Bence insanın gerçek zenginliği de budur.
AİLEM BANA SADECE FUTBOLU DEĞİL, HAYATI DA ÖĞRETTİ
Ailenizin size kazandırdığı değerlerden de sık sık söz ediyorsunuz. Anne ve babanızın üzerinizdeki en büyük etkisi ne oldu?
Ben çocukken de aileme nasıl katkı sağlayabilirim diye düşünürdüm.
Evimizde gaz sobası vardı.
O sobanın gazını almak bile aile bütçesi açısından önemliydi.
O dönem mahalle bakkallarının gazete kâğıdına ihtiyacı olurdu.
Biz de bunu öğrenince arkadaşlarla birlikte mahalle mahalle dolaşırdık.
Evlerin kapısını çalardık.
“Eski gazeteniz, derginiz varsa alabilir miyiz?” derdik.
O yıllarda gazeteler çok okunurdu.
İnsanlar da bize verirdi.
Biz de bunları bakkallara satardık.
Kazandığımız parayla eve gaz alırdık.
Aile bütçesine küçük de olsa katkımız olsun isterdik.
Hazıra alışmayı değil…
Üretmeyi…
Çalışmayı…
Emek vermeyi öğretti.
AİLEMDEN ÖĞRENDİĞİM TÜM GÜZELLİKLERİ UYGULAMAYA ÇALIŞIYORUM:
Yaşadığınız bütün bu tecrübelerin aile hayatınızla nasıl bir bağı vardı?
Ailemizden çok şey öğrendik.
Zor zamanlar yaşadık.
Ama hiçbir zaman bunları yük olarak görmedik.
Benim ailem sosyal demokrat bir aileydi.
Dedem ise Bülent Ecevit’i çok severdi.





HAMİLE EŞİMİ POLİS ARABASINA GETİRDİLER










