SEVİNÇ ÖZARSLAN – TR724
Yazar, oyuncu Hilal Nesin son dönemde beni şaşırtan isimlerden biri oldu. Susmayı seçmeyenlerden. Damgalanma korkusunun hakim olduğu bir dönemde, başkalarının görmezden geldiği hukuksuzlukları yüksek sesle dile getirmekten çekinmedi. Kitap yazdı, oyun yazdı, sahneye çıkıp oynamaya bile başladı.
Farklı kesimlerden kadınların hikayesini anlattığı oyunu Saç Ayağı, bugünlerde Avrupa’nın farklı şehirlerinde izleyiciyle buluşuyor. Oyunu ben de geçen hafta Köln’de izledim ve Nesin’e bu motivasyonun kaynağını sordum. Ayrıca sanat eğitimden Türkiye’den neden ayrıldığına ve Alevi bir kadın olarak etrafından aldığı tepkilere kadar pek çok konuyu konuştuk.

Oyunu hazırlarken motivasyonunuz neydi?
Aslında motivasyonum güçlü kadınlar ama bu oyun twitter’ın yasaklanmasıyla doğdu. Sesimi duyuramadığımı düşündüğüm anda sanatıma sığındım. Her kesimden olan kadınlar… Takip ettiğim, duyduğum, gördüğüm ya da hiç görmediğim kadınların yaşadığı acıları, hukuksuzlukları sahneden, sanatın diliyle anlatmak istedim.
Oyunda yer verdiğiniz kadınların bir kısmını tanıyorum ama Merve’yi bilmiyorum. Onu nasıl buldunuz?
Fransız bir gazeteci sayesinde tanıştım. Fransa’da Merve ile ilgili ilk dikkat çeken şey; İtalya’dan Fransa’ya kadar yürümüş olmasıydı. Ama benim için o, Türkiye’nin geçmişine dair çok şey anlatan bir hikâyeydi. Ermeni soykırımı, göçler, kimlik meselesi. Aslında Türkiye’de “ben Türküm”, “ben Kürdüm”, “ben Ermeniyim” diyen birçok insanın geçmişine dair çok şey bilmediğinin bir özeti bu. Çoğumuz ne olduğumuzu tam olarak bilmiyoruz.
Oyunuzda KHK’lı bir hakim de var. Ayşegül Göç Dilber ile nasıl tanıştınız?
Bir programda tanıştık ama daha çok eylemlerde karşılaşıyorduk. Nerede eylem varsa ikimiz de oradaydık. Birleşmiş Milletler’de, İnsan Hakları Mahkemesi önünde… Çok az insanın olduğu eylemlerde, hatta birinde 12 kişiydik. Orada tanıştık, sonra bu tanışıklık dostluğa dönüştü. Geçen yıl mart ayında İsviçre’ye bir söyleşiye gitmiştim. Ayşegül de gelmişti. Beni evine davet etti gittim, gece sohbet ederken yasaklardan söz ettik, sesimizi duyurma platformlarımızın azalmasına değindik. Derken bir an kendimi oyunu kurgularken buldum. Sabaha kadar uyumadık; ağladık, güldük. Sabah kalktığımızda proje ortaya çıkmıştı. Sonra eve geldim, Saç Ayağı oyununun teksini yazdım ve yola çıktık.

Açıkçası sizin tiyatro geçmişinizi bilmiyordum. Biraz bahsedebilir misiniz?
Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde eğitim aldım. Haşmet Zeybek gibi önemli isimlerle çalışma ve ders alma fırsatım oldu. Dramaturg, halk tiyatrosu ve köy seyirlik oyunları üzerine yoğunlaştım. Aslında başta oyunculuğu hiç düşünmüyordum ama bu oyunumu oynayacak oyuncu bulamadım. İşlediğim konu haksızlığı hukuksuzluğu adaletsizliği işliyordu. Malumunuz bunu oynayacak oyuncunun başına gelecekleri hepimiz tahmin edebiliyoruz. Oyuncuyu zor durumda bırakacak bir oyundu. Oyunu oynamak istememekte haklılardı ya ülkeden gelen oyuncu ülkeye bir daha gidemeyecekti ya da buradaki oyuncu ülkeye tatile gidemeyecekti. Bu durumda o riski ben sırtlandım.
O zaman bu, hem yazıp hem oynadığınız ilk oyun mu?
Daha önce yazdığım oyunlar sahnelendi ama ben sahnede değildim. Birkaç oyunda oynadım ama silik olmak için elimden geleni yaptım çünkü sahne önünü istemiyordum. Bu, tek başıma yazıp oynadığım ilk oyun oldu. Hatta bana “Bu oyunu Türkiye’de oynasan, birinci bölümünü Kadıköy’de, ikinci bölümünü Silivri’de oynarsın” diyenler oldu ve ben de onlara hak verdim.
Kaç oyun yazdınız?
Yaklaşık 13 oyun yazdım. Çoğu da sahnelendi. Gıvır, Herif Pazarı, Koca Yasa, Pembe Gözlük Mor Ayna gibi oyunlar. Ayrıca “Çeşnibahar Kadınlar” adlı bir tiyatro grubu kurdum, onlarla turnelere çıktık. Antalya Kumluca’da çiftçi gençler tiyatro kurmuşlardı, onları çalıştırdım. Alfenzo’nun Atatürk’ü diye bir oyun yazdım. Ne yazık ki yazıp yönettiğim oyunun sahnelenmesine bir hafta varken ülkeden ayrılmak zorunda kaldım, aylarca çalıştırdığım oyunda onları sahneden izleyemedim.
Özellikle skeç anlamında oldukça üretkendim. Çünkü belediyede kültür müdürlüğü bünyesinde çalışıyordum. Önce Antalya Büyükşehir Belediyesi’nde, ardından Muratpaşa Belediyesi’nde tiyatro ve kültür biriminde görev aldım. Bu yüzden sürekli yazma ve üretme hâlindeydim. Bunun yanında dört yıl boyunca Antalya Büyükşehir Belediyesi Konservatuvarı’nda Türk Halk Müziği bölümünde eğitim aldım. Orada da çok değerli hocalarla çalışma fırsatı buldum. Müzik her zaman yaşamımın bir parçası oldu, atalarım, dayılarım ozandı ve türkülerle deyişlerle büyüdüm.
Yurt dışına geliş süreciniz nasıl oldu?
Aslında Türkiye’de hiçbir problemim yoktu. Sadece Erdoğan’la bir davam vardı. O da şehit askerleriyle ilgili yaptığım bir paylaşımdan dolayıydı. “Bilal gitsin askere, Bilal şehit olsun çok istiyorsanız” demiştim. Onun için beni davaya etmişlerdi. 15 Temmuz gecesi “başkanlık sistemi hayırlı olsun” dediğim için evim basıldı. Soruşturma başlatıldı. Sonra takibe alındım, tekrar evim basılınca yurt dışına çıkmak zorunda kaldım, çünkü tutuklanmam çıkmıştı. Kasım 2016’da ayrıldım Türkiye’den.
Bu süreci çok anlatmadınız galiba.
Çok anlatmadım çünkü çok daha ağır hikâyeler var. Evladını, eşini, kardeşini kaybeden insanların yanında benim yaşadığım acının lafı olmazdı. Tabii ki darbeye inanmadığım için belediyede de sıkıntı yaşadım. Uyarılar aldım, hatta eğer Türkiye’den ayrılmasaydım Muratpaşa Belediyesi’ndeki işimden atabilirlerdi. CHP belediyeleri biliyorsunuz, o dönemde hiç sağlam durmadılar. Aman bize dokunmasınlar deyip çok insanın da canını yaktılar. Ne yazık ki bu da daha fazla insanın canının yanmasına sebep oldu.
Neden sağlam durmadılar?
Devletle barışık olmayı seçenlerin kör, sağır ve dilsiz olduğunu hepimiz biliriz. CHP gibi sistemin içinde yer alan partiler kendilerine dokunulmadığı sürece sessiz kalmakla yetinmeyip bir tekme de ben vurayım yarışına girer. CHP de darbeye inanarak kendi kaderini kendisi çizmiş oldu. Şayet o gün darbeye inanmamış olsaydı bugün Ekrem İmamoğlu ve diğer başkanlar içeride olmayacaktı. Onlar darbeye inanarak kendi iplerini kendileri çektiler. Ben onlara “ne darbesi” dediğim zaman CHP’liler, “fetocular darbe yapmış” diyorlardı. Hayır, yapmadılar diyordum. Bunu cemaati sevdiğimden ya da cemaati bildiğim için ya da birilerini koruduğum için söylemiyordum. Faşizm bildiğim için, darbenin kimlerin işine yarayacağını tahmin ettiğim için söylüyordum. Öyle de oldu. Ama bunu CHP’lere asla anlatamadım. Devletçi bakış açıları, milli duyguları ne yazık ki düşünme yeteneklerini öngörülerini yok ediyor. Sonra bana inanmayanlar, işten atma tehdidinde bulunanlar da aynı şeyleri yaşadı.
Son dönemde Gülen cemaatine yapılan hak ihlalleri ve özellikle kadınlarla ilgili paylaşımlar yapıyorsunuz. Bu konuda çevrenizden nasıl tepkiler aldınız?

Bu konuda tarafsız kalmaya çalıştığımı, meseleyi insani bir yerden ele aldığımı beni yakından tanıyanlar çok iyi bilir. Art niyetle beni oradan vurmak isteyenler de, linç edenler de benim ne olduğumu çok iyi bilir. Buna hocalarım da bünyesinde çalıştığım belediye başkanları, idari amirler, müdürler de dahil. Muratpaşa Belediyesi’nde 2015 yılında 8 Mart etkinliği için yaptığım çalışmamda 20 bin kadınla 3 ay çalıştım. O zaman da ayrım yapmadım ve tüm partilere sivil toplum örgütlerine yöre derneklerine gittim, onları da projeye dahil ettim. 20 bin kadın ellerinde kaşıkla koro da benim yazıp bestelediğim şarkıyla kadına şiddete hayır dediler. Bazı meseleler siyaset üstüdür, o meselenin başında da ise kadınlar ve çocuklar gelir. Hocalarıma gelecek olursak Müjdat hocamdan diğer hocalarıma kadar hepsi bu konuya hassasiyetle yaklaşıyorlar. Oyunda kullanılan bazı kıyafetler de gerçek hikâyelere ait bunu özellikle belirtmemi isteyen de hocalarımdı. Genel olarak bakarsanız, yaptığım işe karşı bir reddedişle karşılaşmadım. Aksine destek gördüm.










